Su Yönetiminde Paradigma Kilidinin Kırılması

2004 yılı Mart ayının başları. Daha önceki yağışlar ile Doğu Anadolu Bölgesi’nde önemli miktarda kar birikir. Ancak bu sıralarda Türkiye’yi etkisi altına alan güçlü bir alçak basınç sisteminin güneyli rüzgarları sıcak ve nemli Akdeniz havasını Doğu Anadolu üzerine taşır. Sıcaklık artar. Kar hızla erimeye başlar. Yağmur şeklinde şiddetli yağışlar meydana gelir. Orta Fırat Havzasının suyunu Fırat’a kavuşturan Murat nehrinin debisi artar. Bölgede sel ve taşkın olayları meydana gelir. Keban Barajına yüksek miktarda su girişi olur. Yetkililer, takip eden günlerde dağlardan “14 milyar metreküp su” ineceğini hesaplar. Keban Barajının dolu savakları 19 yıl aradan sonra ikinci defa açılır. Önemli miktarda su, enerji üretilemeden tahliye edilir. Benzer tahliye tedbiri Fırat nehri üzerindeki diğer dört barajda da uygulanır. Bütün bunlar olurken alçak basınç sistemi doğuya doğru hareketine devam eder. Bu defa bölgeye kuzeyden soğuk ve nispeten kuru hava getirir. Hava soğur. Kar erimesi azalır. Yağışlar kesilir. Murat nehrinin debisi azalır. Keban barajına su girişi de azalır…

Bu olaydan sonra yöneticiler, su tahliyesinin gerekli olup olmadığı konusunu mutlaka araştırmışlardır. Bu yazının konusu bununla ilgili yorum yapmak değildir. Doğru yada yanlış, neticede bir karar alınmış ve uygulanmıştır. Ancak kamuoyuna yansıyan bilgilerden edinilen izlenim, bu kararın havzadaki kar örtüsü su eşdeğerinin kabaca hesabı üzerine kurgulanarak verildiği şeklindedir. Tabi bu durum akla, neden bu kadar önemli bir havza için operasyonel olarak çalışan bir akım tahmin sisteminin bulunmadığı sorusunu getirmektedir.

20. yüzyılın son çeyreğinde atmosfer ve su bilimlerinde önemli ilerlemeler kaydedildi. Hesaplama gücünde ve programlama dillerindeki ilerlemelere paralel olarak bu bilim alanlarında “model” olarak adlandırılan bilgisayar programları geliştirildi. Bu modellerin hem sınanması hemde parametrelerinin elde edilmesi amacıyla 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren pek çok arazi ölçüm kampanyaları düzenlendi. Yüzlerce bilim adamının katıldığı bu ölçüm kampanyaları sayesinde meralar, ormanlar, yarı kurak alanlar, tarım arazileri gibi dünya üzerinde bulunan değişik ekosistemlerin atmosfer ile etkileşimleri hakkında çok değerli veriler toplandı. Bu veriler modellerin yanısıra son yıllarda uzaya yerleştirilen pek çok uydunun ölçüm sistemlerinin (sensör) geliştirilmesinde de kullanıldı. 1990’ların sonlarına yaklaşıldığında ister modelleme olsun ister gözlem olsun her iki alanda da önemli mesafe alınmıştı. Ancak aralarında danışman hocamın da bulunduğu bir grup bilim adamı atmosfer ve su bilimlerinde gelinen nokta ile uygulamada bulunulan nokta arasındaki mesafenin son gelişmeler ile iyice açıldığını farketti.  Bir nevi, bilim almış başını gitmiş, ama uygulamada hala modası geçmiş bilgi ve teknoloji kullanılmaktaydı. Bu sürecin yaşanmasında bilimsel alanda oluşan fikir-araştırma-anlama döngüsü ile uygulama alanında oluşan dizayn-kurulum-üretim döngüsü arasında bulunması gereken etkileşimin kaybedilmesi rol oynamıştı. Bilimsel taraf, bulguların pratiğinin eksikliği sebebiyle içe kapanırken uygulama tarafı ise yerleşik yasal veya mesleki kuralların dışına çıkılamaması nedeniyle izole olmuştu. Bu durumu kırmak amacıyla UNESCO tarafından 1999 yılında HELP (Çevre, Yaşam ve Politika için Hidroloji) adı altında bir proje başlatıldı. Halen devam etmekte olan bu proje, su ile ilgili meselelerin çözümünde su politika uzmanlarını, su kaynakları yöneticilerini ve su ile ilgili çalışan bilim adamlarını bir araya getiren yeni bir yaklaşımı öngörmektedir. Böylece yukarıda bahsettiğim iki döngü arasındaki etkileşimi engelleyen paradigma kilidinin (yerleşik uygulamalar) kırılması ve pratiğe yönelik bilim ile bilimsel gelişmelere duyarlı uygulama hedeflenmiştir.

Türkiye, UNESCO’nun HELP adlı bu projesinde yer almamakta. Her ne kadar su yönetiminde bilimsel gelişmeleri ve yeni teknolojileri kullanma konusunda son zamanlar bir kıpırdanma mevcutsa da bu ivme maalesef yeterli olmaktan oldukça uzak. Medyaya yansıyan haberler ülkemizde su kaynakları ve yönetimi konusunda büyük hatalar yapıldığını gözler önüne sermekte. Bu hatalar, bırakın son bilimsel gelişmeleri, maalesef yerleşik uygulamaların bile zaman zaman hesaba katılmadığı gibi bir izlenim vermekte. Gündemden düşmeyen Yuvacık Barajı olayı, yeterince suyu olmayan yerlere barajların inşa edilmesi, Harran Ovası’nda “vahşi” sulama ve tuzlanma gibi ortada pek çok örnek var. Yazının başında anlattığım olay, farklı yönlerine rağmen temelde aynı problemi barındırmaktadır.

Tekrar bu olaya dönersek, şöyle bir soru sorulabilir: Acaba bu olayda karar vericilerin karar verme aşamasında elini güçlendirme konusunda nasıl bir sistem çalışıyor olmalıydı? Öncelikle, sadece havzada bulunan suyun kabaca hesabı ile sağlıklı karar verilemeyeceğini vurgulamak gerekir. Önemli olan takip eden günlerde bu suyun ne kadarının barajlara geleceğinin tahmin edilmesidir. Bu tahmin ancak bir atmosfer-hidroloji modelleme sistemi ile mümkündür. Devlet Meteoroloji İşleri (DMİ) Genel Müdürlüğü tahmin amaçlı bir atmosfer modeli çalıştırmaktadır. Bu model ile 2-3 gün için değişik çözünürlüklerde sıcaklık, yağış ve akış tahmini yapılmaktadır. DMİ’nin hesaplama gücünün artırılması durumunda 10 güne varan tahminlerin yapılması da mümkündür. Bu süre, su kaynaklarının yönetiminde kısa vade kararlar almak açısından yeterlidir. Atmosfer modelinin tahminleri havza için kurgulanan bir hidrolojik öteleme modeline girdi olarak verilerek nehirlerin havza çıkışındaki debileri takip eden 10 gün için elde edilebilir. Bu şekilde, barajlara ne kadar su gireceği tahmin edilebilir. Bu bilgi havza ve baraj yöneticilerinin karar aşamasında ellerini güçlendirerek daha isabetli kararlar almalarına yardımcı olacaktır.

Fırat nehrinin ülkemiz açısından önemini belirtmeye gerek yok. Nehrin Türkiye sınırları içerisinde kalan kısmında 5 tane baraj var. Ancak milyarlarca dolar harcanarak kurulmuş bu barajları besleyen havzalar için hala operasyonel olarak çalıştırılan bir havza modelinin olmaması düşündürücü değilmi?

Yazar: Ömer Lütfi Şen

* Bu yazı Doğa ve Toplum Dergisi’nin 2009’daki ilk sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s