Değişen İklim ve Türkiye

A.B.D’nin Ulusal Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), gezegenimize ait hayati işaretlerin en güncel değerlerinin yayınlandığı “Küresel İklim Değişikliği” başlıklı yeni bir web sitesi oluşturdu. Bu sitede verilen bilgilere göre, Ekim (2008) ayı itibariyle atmosferdeki karbondioksit gazı endüstrileşme öncesi değeri olan 285 ppm’den 383 ppm’e (milyonda bir parçacık) yükselmiş, küresel sıcaklık geride bıraktığımız yüzyılda 0.74 oC artmış, deniz seviyesi 1895 yılından itibaren 17 cm civarında yükselmiş ve kuzey kutbu deniz buzulları 1979 yılından beri alansal olarak %38 kadar küçülmüştür. Çok önemli anlamlar taşıyan bu değişimleri bilgisayarınıza yükleyebileceğiniz bir buton (widget) sayesinde günlük olarak takip edebilirsiniz. Kamuoyunun küresel iklim değişikliği konusunda doğru bilgilere ulaşması ve farkındalığının artması açısından bu ve benzeri referans sitelere büyük ihtiyaç olduğunu belirtmekte fayda vardır. Son yıllarda yazılı ve görsel basının bu konulara artan bir şekilde ilgi gösterdiğine şahit olmaktayız. Bununla beraber yapılan yayınlarda daha çok spekülasyona açık belirsizlikler üzerinde durulmasının gerçeklerin gözden kaçmasına sebep olduğunu ve sonuç olarak bu tip yayınların bilgilendirmeden çok bilgi kirliliğine neden olduklarını da üzülerek belirtmeliyiz.

2007 küresel iklim değişikliği konusu için önemli bir yıldı. Bunda şüphesiz Devletlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 4. Değerlendirme Raporu’nu açıklamasının ve bunu da zamana yayarak yapmasının etkisi büyük oldu. Konu, yılın büyük bölümünde gündemin hep ön sıralarında yer aldı. Türkiye’de ise, bu değerlendirme raporunun yayınlanmasına ek olarak Çevre Bakanlığı’nın iklim değişikliği konulu ilk ulusal bildirimi yayınlaması ve yine aynı zamanlarda yaşanmakta olan kuraklık, medya ve kamuoyunun konuya ilgisinin dahada artmasına neden olmuştur. Ancak konunun özellikle medyada yer alış şekli, kuraklık, iklim değişikliği ve küresel ısınma konularında kavram karmaşasına yol açmıştır. İstanbul’da kuruyan baraj göletleri, günden güne azalan baraj suları, Ankara’da yaşanan su kesintileri ve benzeri konular üzerine yapılan haberlerde bilerek yada bilmeyerek kuraklık kavramı yerine küresel ısınma kavramı ön plana çıkarılarak kamuoyu bu olayların sebebi konusunda yanlış bilgilendirilmiştir. Halbuki bu kavramların yerli yerinde ve doğru bir şekilde kullanılması iklim değişikliği konusunun iyi bir şekilde anlaşılabilmesi için büyük önem arzetmektedir. Sonuç olarak kuraklıktan çıkış sinyalleri aldığımız bugünlerde bir değerlendirmenin yapılması daha da anlamlı olacaktır.

Kuraklık, tarihin her döneminde görülmüş, sıcaklıktaki değişimden çok, yağıştaki eksikliği ifade eden bir kavramdır. Bu kavramı ilginç kılan, başlangıç sebebinin yeterince anlaşılamamasıdır. Tahmini de bu nedenle oldukça güçtür. Genelde başladıktan sonra ancak tespit edilebilmektedir. İlk olarak meteorolojide görülen etkileri daha sonra tarım, hidroloji, su kaynakları ve sosyo-ekonomide görülmeye başlanmaktadır. Tarihte, kuraklığın bazı medeniyetlerin kurulmasında, bazılarının yıkılmasında, büyük göç olaylarında, açlık ve beraberinde gelen hastalıklar ve toplu ölüm olaylarında etkili olduğu bilinmektedir. Son yıllarda gerçekleştirilen bazı araştırmalar İslam’ın doğuşu öncesinde Arabistan yarımadasında uzun süren bir kuraklığın hakim olduğuna işaret etmektedir. Kutsal kitaplarda Yusuf peygamberin Mısır’a aziz olması ile ilgili anlatılan kıssada kuraklık önemli yer tutar. Firavun’un gördüğü rüyaya getirdiği yorumda 7 yıl bolluktan sonra 7 yıl kuraklık meydana geleceğini ve ancak ilk 7 yıllık dönemde tedbir alınırsa takip eden kuraklık döneminde sıkıntı yaşanmayacağını ifade eder. Orta Amerika’da parlak bir medeniyet kuran Maya’ların çöküşü ile ilgili en önemli teori, kuraklık ile ilgilidir. Bu tip olayların meydana geldiği dönemlerin iklim verileri mağara sarkıtları, ağaç halkaları, buzullar, çökeltiler, tarihi kayıtlar gibi “proxy” verilerden belirlenebilmektedir. Aletli ölçümlerin başladığı son 140-150 yıllık dönemde de önemli kuraklık olayları meydana gelmiştir. Örneğin, 1930’larda A.B.D’nin Büyük Düzlükler (Great Plains) olarak adlandırılan orta kesimlerinde meydana gelen kuraklık sonucu, yüzbinlerce insan bölgeden ayrılmak zorunda kalmıştır. 1980’lerden sonra Afrika’nın Sahil (Sahel) bölgesinde hakim olan uzun süreli kuraklık bir milyona yakın insanın ölümüne yol açmıştır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Küresel iklim değişikliği ise, kuraklıktan farklı olarak, yağıştaki değişimden ziyade sıcaklıktaki değişimi ön plana çıkaran bir kavramdır. İklim, dünya varolduğundan beri değişmektedir. Soğuma dönemlerinin yanısıra, ısınma dönemleri de mevcuttur. Ancak bu değişimler çoğunlukla ortalama insan ömründen daha uzun (yüzlerce, binlerce yıllık) dönemlerde gerçekleşmektedir. Bu nedenle bir insan, ömrü boyunca pek çok defa kuraklığı tecrübe edebilirken, yavaş gerçekleşen iklim değişikliğini fark etmeyebilir. Ancak bu durumu iklimin doğal değişkenliği için ifade etmek daha doğru olur. Çünkü, insanoğlu son yıllarda iklimin değişkenliğini artırıcı faaliyetleri ile belki de iklim değişikliğini ortalama insan ömrü içerisinde fark edilebilir büyüklüklere ulaştıracaktır.

İnsan faaliyetleri ile iklim değişikliği arasında ne gibi bir ilişki olabilir diye sorulabilir. 18. yüzyılın sonlarında başlayan endüstri devrimi öncesi dünyanın nüfusu 1 milyarın altındaydı ve iş gücünün önemli bir bölümü tarım sektöründe yer almaktaydı. O zamanlar insan faaliyetlerinin iklim üzerindeki etkisi sınırlı idi. Sanayi devrimi sonrası dünyanın nüfusu hızlı bir şekilde artarak 2002 itibariyle 6.5 milyar gibi büyük bir rakama ulaştı. İnsanlar daha konforlu bir hayat ve daha yüksek bir refah seviyesi için, doğal kaynakları gittikçe artan bir şekilde kullanmaya başladı. Konforlu bir hayat arayışını en güzel ifade eden kavramlardan biri Amerikan Rüyası’dır. Birleşik Devletlerde 1950 yılında 100 m2 civarında olan ortalama ev büyüklüğü, bugün 250 m2’nin üzerine çıkmıştır. Yüzme havuzu, voleybol/basketbol sahası, sinema salonu, hatta hediye sarmak için bile özel odaları olan enerji yutağı büyük malikhanelerin sayısı da iklim değişikliğine konu olabilecek kadar artmıştır. Benzini su gibi içen spor (SUV) arabaların kullanımı, sadece erkekler değil aynı zamanda bayanlar arasında da hızla artmıştır. Evet, Amerikan Rüyası bir ölçüde gerçekleşti belki, ancak beraberinde önemli sorunlara yol açtı. Artan enerji ihtiyacını karşılamak için daha fazla kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtları kullanılması neticesinde, atmosfere iklimdeki dengeyi tehdit edecek boyutlarda kirleticiler salındı. Sanayileşme öncesi 285 ppm civarında bulunan atmosferdeki karbondioksit miktarı bugün 383 ppm civarına ulaştı. Bu seviyenin ne denli yüksek olduğunu, buzullardan elde edilen ölçümlerin karbondioksit gazının son 650000 yılda 300 ppm’in üzerine hiç çıkmadığını gösteren bilgi ışığında daha iyi anlayabiliriz.

Atmosferde diğer gazlara göre neredeyse ihmal edilebilecek miktarlarda bulunan karbondioksit gazı neden önemlidir? Bu gaz, güneşten gelen kısa dalga boylu enerjinin geçişine izin veren, ancak yerden yayılan uzun dalga boylu enerjinin çıkışını kısıtlayan bir özelliğe sahiptir. Bu özelliği ile, seralarda kullanılan cam ya da naylonun yaptığı etkiye benzer bir etkiye neden olmaktadır. Bu nedenle bu tip gazlara sera gazı ismi verimektedir. Karbondioksit ve diğer sera gazları (su buharı ve metan gibi) sayesinde gezegenimizin  yüzeyi, olması gerekenden 34 derece daha sıcaktır. Sonuç olarak bu gazın atmosferdeki miktarının artması, sera etkisinin kuvvetlenmesine ve yüzey sıcaklığının artmasına neden olmaktadır. Ölçümler son yüzyılda dünyanın ortalama yüzey sıcaklığının 0.74 oC civarında arttığını göstermektedir ve son IPCC raporu bu artışın nedenini büyük oranda insan kaynaklı sera gazı salımına bağlamaktadır.

Peki sıcaklıktaki bu artış yer-atmosfer sisteminde ne gibi değişikliklere yol açmaktadır? Atmosferdeki sıcaklık artışına belki de en dramatik tepki kutuplar ile dağlardaki buzullardan gelmektedir. Uydu gözlemleri Arktik deniz buzullarının kapladığı alanın 1979 yılından 2007 yılına kadar %38 küçüldüğünü göstermektedir. Grönland ve Antarktika buzullarında büyük hacimlerde erimeler meydana gelmiştir. Dağ buzulları da önemli oranlarda erimiştir. Hatta Himalayaların buzullarının bu gidişle 2030 yılına kadar tamamen eriyebileceği tahmin edilmektedir. Doğal olarak bu erimeler (özellikle Gröndland, Antarktika ve dağ buzullarının erimesi) deniz su seviyesinin yükselmesine neden olmaktadır. Ölçümler, deniz seviyesinin 19. yüzyılın sonlarından itibaren 17 cm yükseldiğini göstermektedir. Dahası, deniz seviyesinin yıllık yükselme oranı 1990 öncesinde 2 mm iken, son yıllarda 3.4 mm’ye ulaşmıştır.

Ölçümlere dayanan bütün bu veriler, geçmişte meydana gelmiş ve halen devam etmekte olan değişimleri ortaya koymaktadır. Asıl merak edilen konu ise, gelecekte bizi nasıl bir dünyanın beklediğidir. Ulaştığımız bilimsel ve teknolojik seviye ile bu soruya kesin olmasa da kabul edilebilir bir belirsizlik aralığında cevap vermemiz mümkün olmaktadır. Burada en önemli belirsizlik, başta karbondioksit olmak üzere sera gazlarının, içinde bulunduğumuz yüzyılda nasıl değişeceği ile ilgilidir. IPCC, bu nedenle, tek bir sera gazı emisyon senaryosu oluşturmak yerine, ekonomik gelişme ve çevreye duyarlılık hikayeleri üzerine kurgulanan bir dizi sera gazı emisyon senaryosu üretmiştir. Bu konularda hem iyimser hem de kötümser gelişmeleri içeren bu senaryolar ile, 2100 yılına kadar seragazlarının atmosferdeki değişimleri elde edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ister iyimser ister kötümser olsun, üretilen senaryoların hepsinin gerçekleşme ihtimali dahilinde olduğudur. 21. yüzyıl için elde edilen sera gazı değişimleri iklim modellerine girdi olarak verilerek iklim simülasyonları gerçekleştirilmekte ve iklim değişikliği projeksiyonları üretilmektedir.

Bu projeksiyonlar 21. yüzyılda küresel ortalama yüzey ısınmasının en iyi tahminlere göre 1.8-4.0 oC arasında olacağına işaret etmektedir. Ayrıca 21. yüzyılda küresel ortalama deniz seviyesi artışının 18–59 cm arasında olacağı beklenmektedir. IPCC’nin 2007 yılında yayınladığı 4. Değerlendirme Raporunda bunlara ek olarak, gelecekte karla kaplı alanlarda daralma ve deniz buzullarında azalma kaçınılmaz (hemen hemen kesin), aşırı sıcaklıkların, sıcaklık dalgalarının ve şiddetli yağışların oluşması kuvvetle muhtemel olarak tasvir edilmektedir. Ayrıca yukarı enlemlerde yağışın artması ve Tropikler altı karasal alanlarda yağışın azalması da kuvvetle muhtemel olarak ifade edilmektedir. A.B.D’nin batısı ve Akdeniz havzasını da içeren yarı kurak alanlarda su kaynaklarının azalacağına ise hemen hemen kesin gözü ile bakılmaktadır.

Peki Akdeniz havzasında yer alan Türkiye için neler söylenebilir? Genelde küresel iklim model simülasyonları kullanılarak hazırlanan IPCC’nin son raporundaki bilgilere göre ülkemiz bu yüzyılın başlarında (2020-2029) değişik senaryolara göre, 0.5 ile 1.5 oC arasında, yüzyılın sonlarında (2090-2099) ise yine değişik senaryolara göre, 2 ile 5 oC arasında sıcaklık artışına maruz kalacaktır. Yağışa baktığımızda, en kötümser senaryolardan birine göre yüzyılın sonlarına doğru kış yağışlarında Türkiye’nin güney yarısında önemli azalmalar ve yaz yağışlarında ise yurt çapında önemli azalmaların tahmin edildiğini görebilmekteyiz.

Küresel iklim modellerinin çözünürlükleri bütün küre için çalıştırıldıklarından düşüktür. Dolayısıyla, Türkiye gibi nispeten küçük alanlar için detaylı bilgi vermezler. Bu nedenle, bu modellerin ürettikleri veriler, bölgesel çapta çalıştırılan bölgesel iklim modelleri ile detaylandırılır. Ülkemiz için bu şekilde gerçekleştirilen simülasyonlar mevcuttur. Nispeten kötümser bir senaryoya (IPCC’nin A2 emisyon senaryosu) göre gerçekleştirilen simülasyonun sonuçlarına baktığımızda, içinde bulunduğumuz yüzyılın sonlarına doğru, Türkiye’de sıcaklıkların 2 ile 6 derece arasında yükseleceği, en küçük artışın kış mevsiminde ve en yüksek artışın yaz mevsiminde olacağını görebiliriz. 2040’lı yıllara kadar sınırlı kalacak sıcaklık artışı, bu tarihlerden itibaren Türkiye ve bulunduğu bölgede hızla artacaktır. Artışlar bölgesel farklılıklar göstermekle beraber, bazı bölgelerde 6 oC’lere kadar ulaşacaktır. Yüzyılın sonlarına doğru gece-gündüz sıcaklık farklarında da artışlar meydana gelecektir. Yaz mevsiminde ardışık aşırı sıcak günlü dönemler, Akdeniz Bölgesi’nin kıyı kesiminde ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde artacaktır. 35 oC’den sıcak günlerin sayısı da, daha çok yaz ve güz mevsimlerinde ülkemizin önemli bir bölümünde artacaktır.

Yağışlardaki değişim ise oldukça farklıdır. Mevsimsel olarak bakıldığında kış ve ilkbahar yağışlarında ülkemizin güney kesimlerinde ciddi azalışlar ve kuzey kesimlerinde ise artışlar öngörülmektedir. Ancak ülkemize düşen toplam yağış miktarında azalma beklenmektedir. Ardışık kurak günler sayısında, ortalama yağış değişimine benzer değişiklikler olacaktır. 10 mm’den fazla yağışlı günler sayısı ise ülkemizin büyük bölümünde hemen her mevsim azalacaktır. Akdeniz bölgesinin kış yağışlarında yüzyılın ortalarından itibaren kalıcı ciddi bir azalma meydana gelecektir.

Özellikle Fırat ve Dicle gibi büyük nehirlerimizi besleyen Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki kar örtüsünde sıcaklık artışından dolayı meydana gelecek azalma yüzey akışında önemli mevsimsel değişikliklere yol açacaktır. Kar birikme dönemi olan kış mevsiminde daha az kar birikecek, daha çok su akışa geçecektir. Kar erime döneminde ise daha az birikmiş kar olacağından, daha az yüzey akışı meydana gelecektir. Bu nedenle nehirlerdeki akış rejimi değişecektir. Kış aylarında debiler yükselirken, ilkbahar aylarında düşecektir.

Yukarıda verilen bilgiler, nispeten kötümser bir senaryo ile üretilen projeksiyonları ihtiva etmektedir. İnsanların tedbir alacağı varsayımını içeren daha iyimser senaryolar da mevcuttur. Bu tip iyimser senaryolar ile yapılan simülasyonlar, kötümser olanla karşılaştırıldığında patern olarak yine benzer değişimler öngörülmekte ancak bu değişimlerin daha küçük oranlarda gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.

Yukarıda ortaya konulan sonuçları tarım, su kaynakları, enerji ve turizm gibi sektörler için yorumlamak mümkündür. Sıcaklıktaki artış, Akdeniz ve Ege Bölgelerinin turizm sezonunu uzatarak olumlu etkiye sahip olabilir. Ancak, yağışlardaki azalış su kaynaklarında düşüşe neden olacağından bölge hem turizm hemde tarım sektörü açısından olumsuz şekilde etkilenebilir. Karadeniz Bölgesi’nin ise hem sıcaklık hem de yağış artışından dolayı bu sektörlerde potansiyelinin artacağı düşünülebilir. Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir nevi rezervuar görevi gören kar örtüsü azalacaktır. Kar erimesi sonucu toprağa geçen ve yıl boyu nehirleri besleyen yeraltı sularında azalma meydana gelecektir. Normalde kar örtüsü ve yeraltı suyu olarak nehire katkısı aylarca ötelenebilen su daha kısa zamanda nehirlere ulaşacaktır. Bu durumda barajların önemi daha da artacaktır. 2004 yılı Mart ayında Akdeniz üzerinden Doğu Anadolu Bölgesi üzerine hareket eden sıcak ve nemli bir hava kütlesi bu bölgede hem yağışlara hemde kar erimesine neden olmuştu. Bölgede sel ve taşkın olayları meydana gelmişti. Ama en önemlisi barajların dolu savakları açılarak su bırakılmak zorunda kalınmasıydı. Tedbir alınmazsa benzer durumlar ile ileriki yıllarda daha sıkça karşılaşılabilir. Geçmiş yılların akım verilerini kullanarak yaptığımız bir çalışma Fırat ve Dicle nehirlerinin çeşitli kollarının yıllık toplam akımlarının yarısına ulaştığı günlerin son 30 yılda bir hafta kadar erkene çekildiğini göstermektedir. Bu durumun ağırlıkla küresel ısınmaya işaret ettiği kabul edilmektedir.

Burada kısaca Marmara bölgesinin kuzeyi ve İstanbul ile ilgili de bilgi vermek faydalı olacaktır. Kötümser senaryolar, bu bölgemizde de önemli sıcaklık artışlarının olacağına işaret etmektedir. Ancak özellikle kış sıcaklıklarındaki artışın diğer bölgelerdekine oranla daha düşük kalacağı öngörülmektedir. Kış yağışlarında ise az da olsa artış öngörülmektedir. Ancak artan sıcaklığın buharlaşmayı yıl boyu artıracağı ve su kaynaklarını olumsuz etkileyeceği unutulmamalıdır.

Genel olarak Karadeniz Bölgesi’nin kıyı kesimi için öngörülen değişimler, İstanbul ve civarı içinde geçerlidir. İstanbul iklim ve su kaynakları açısından oldukça nazik bir bölgede yer almaktadır. Yılda ortalama 800 mm civarında yağış almasına rağmen bu suyun etkin bir şekilde tutulabileceği büyük havzaları yoktur. İstanbul’un maalesef keşfedilmemiş ve henüz kullanıma açılmamış su kaynakları da yoktur. Artan nüfusa su sağlamak için, uzaklardan su getirilmeye çalışılmaktadır. Eğer 2007 yılında yaşanan kuraklık, 2008 yılında da aynı şiddette gerçekleşseydi, çok sıkıntılı günler yaşanacağı aşikardı. Ancak bu defa ucuz atlatıldığını söyleyebiliriz. Yine de kuraklıkların bir kaç yıl devam etmesinin mümkün olduğu, bilinmesi gereken acı bir gerçektir. Melen deresi yada başka kaynaklardan su getirilse bile, bölgesel ölçekte etkili olacak ve bir kaç yıl sürebilecek bir kuraklığın kontrolsüz büyüyen İstanbul ve çevresini bir gün gafil avlayabileceği akıllardan çıkarılmamalıdır.

Teşekkür

Bu yazının hazırlanmasında değişik kaynaklar kullanılmıştır. TÜBİTAK, Devlet Meteoroloji İşleri, United Nations Development Program gibi kurum ve kuruluşların yanısıra emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliriz. Bir kısmına İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü olarak katkıda bulunduğumuz bu kaynaklar aşağıda sıralanmıştır:

  1. NASA, Global Climate Change, http://climate.jpl.nasa.gov/index.cfm
  2. IPCC Fourth Assessment Report, Summary for Policymakers and Technical Report, http://www.ipcc.ch/
  3. Çevre ve Orman Bakanlığı, İklim Değişikliği Birinci Ulusal Bildirimi, http://www.cevreorman.gov.tr
  4. UNDP, Climate Change & Turkey, http://www.undp.org.tr

Yazarlar: Ömer Lütfi ŞenTayfun Kındap, Deniz Bozkurt

* Bu yazı Yeşilatlas Dergisi’nin 2008 Aralık sayısında “Küresel Isınma ve Türkiye : İyimser Senaryo” başlığıyla yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s