Küresel İklim Değişimi: Dünya Geneli ve Türkiye

Devletlerarası İklim Değişikliği Panel’i (IPCC), medyanın sürekli gündemde tutması nedeniyle merakla beklenen iklim değişikliği Dördüncü Değerlendirme Raporunun (AR4) kararvericilere yönelik özetini geçtiğimiz Şubat ayında açıklamıştı. Bu rapor son 50 yıldaki sıcaklık artışınının baş sorumluluğunu kesine yakın bir dille insan kaynaklı karbondioksit emisyonlarına yüklemektedir. Raporda bu durum “Küresel ortalama sıcaklıkta 20. yüzyılın ortalarından itibaren gözlenen artışın büyük bir kısmı kuvvetle muhtemel insan kaynaklı sera gazı artışından dolayıdır” şeklinde ifade edilmiştir. Burada geçen “kuvvetle muhtemel” ifadesi 2001 yılında yayınlanan raporda daha zayıf bir ifade olarak “büyük ihtimalle” şeklinde yer almıştı. Son raporda bu ifadenin güçlendirilmesi geçen zaman zarfında bu konudaki belirsizliğin azaldığına işaret etmektedir. Raporda dikkat çeken diğer bazı noktalar şöyledir:

  • Karbondioksit en önemli insan kaynaklı sera gazıdır. Atmosferdeki konsantrasyonu endüstrileşme öncesindeki 280 ppm seviyesinden yükselerek 2005 yılındaki 379 ppm seviyesine ulaşmıştır. Bu artışın başlıca kaynakları fosil yakıt kullanımı ve arazi kullanımındaki değişimdir.
  • Küresel yüzey sıcaklığının, 1906 ile 2005 yılları arasında 0.74 oC yükseldiği hesaplanmıştır. 1850 yılından beri kaydedilen en yüksek sıcaklığa sahip 12 yılın onbir tanesi son 12 yılda gerçekleşmiştir. Çeşitli emisyon senaryoları kullanılarak yapılan iklim simülasyonları 21. yüzyılda küresel ortalama yüzey ısınmasının en iyi tahminlere göre 1.8-4.0 oC arasında olacağına işaret etmektedir.
  • 1900–2005 yılları arasında gözlenen yağış verileri incelendiğinde, Kuzey ve Güney Amerika’nın doğu kesimleri, Avrupa’nın kuzeyi ve Asya’nın kuzeyi ile iç kesimlerinde önemli artışlar, Afrika’nın Sahel kısmı, Akdeniz havzası, Afrika’nın güneyi ile Asya’nın güneyinde bazı kesimlerde önemli azalmalar olduğu belirlenmiştir.
  • 20. yüzyıldaki toplam deniz seviyesi artışı 17 cm olarak hesaplanmıştır. Model-tabanlı projeksiyonlara göre 21. yüzyılda küresel ortalama deniz seviyesi artışı 18–59 cm arasında olacaktır.
  • Sera gazlarının salımına günümüzdeki veya ondan daha yüksek oranlarda devam edilmesi durumunda küresel ısınmanın daha da artması ve bu durumun 21. yüzyılın küresel iklim sisteminde 20. yüzyılda gözlenenlelere kıyasla daha büyük değişimlere yolaçması kuvvetle muhtemeldir. Daha çok sıcak uç değerler, Arktik ve Antarktik deniz buzullarında azalma, şiddetli tropikal fırtına sayısında artış ve orta-enlem fırtınalarının izledikleri yollarda kutuplara doğru kayma beklenen bazı değişiklikler olarak sayılabilir.

Bu rapor yayınlandığında her ne kadar medyada “korkutan, dehşete düşüren rapor” şeklinde yer aldıysada aslında 2001 yılında yayınlanan 3. değerlendirme raporuna göre pek çok yönüyle daha az endişe vericiydi. Örneğin, 21. yüzyılda deniz seviyesinde meydana gelebilecek artışın üst limiti 88 cm’den 59 cm’ye düşürüldü. Önceki rapor, Atlas okyanusunda yukarı enlemlere ısı taşıyan termohalin sirkülasyonunun (ki taşınan bu ısı enerjisi Avrupa’yı olması gerekenden en az 8 oC daha sıcak yapmaktadır) 2100 yılından sonra tamamen duracağını ifade etmekteydi. Ancak son rapor bu durumun hemen hemen ihtimal dışı olduğunu ve uzun dönem değişikliklerinin yüksek güvenirlikle belirlenemeyeceğini belirtmektedir. Bu bağlamda son raporun ayaklarının yere daha iyi bastığı söylenebilir. Buna rağmen bu raporun pek çok kesimi tatmin etmediği bilinmektedir. Bazıları, hükümetleri ve şüphecileri tatmin etmek için raporun yumuşatıldığını söylerken, diğer bir kesim bu raporların hazırlanma sürecinin bilimsel delillerde seçici davranılmasına imkan verdiğini ve karşıt delillere yer verilmediğini öne sürmektedir. Örneğin, bir Kanada bağımsız market düşünce kurumu (think-tank) olan Fraser Enstitüsü IPCC’nin raporuna karşılık “Kararvericiler için Bağımsız Özet” adı altında farklı sonuçlar içeren bir rapor yayınladı. Bu rapor, sera gazı emisyonlarının gezegenimizin ısısını önemli oranda artırdığı tezinin inanılır olmakla birlikte mevcut delillerin bu tezi tartışılabilir kıldığını ifade etmektedir. Rapor, ayrıca, tehlikeli ve beklenmeyen değişikliklerin yolda olduğunu gösteren ikna edici delillerinde olmadığını savunmaktadır. Anlaşılan Şubat ayında özeti yayınlanan ve önümüzdeki aylarda tamamı yayınlanacak olan rapor küresel iklim değişikliği konusundaki tartışmaları sona erdiremeyecek…

Biz dönelim ülkemize ve iklim değişikliğinin bilimsel boyutu konusunda neler yapıldığına. Aslında son birkaç yıl hariç ülkemizde bu konuda çok fazla bilimsel çalışma yapılmadığı söylenebilir. İklim değişikliği konusunun pek çok farklı disiplin ile ilişkisi olmasından dolayı son yıllarda bu alanda yapılan çalışmaların sayısının önemli oranda arttığını söyleyebiliriz. Bu sevindirici bir durum, ancak bize göre asıl önemli gelişme Türkiye olarak Birleşmiş Milletlere olan yükümlülüklerimizi yerine getirme noktasında İklim Değişikliği 1. Ulusal Bildirimi’ni hazırlamamız olmuştur. Bu bildirim ile bir anlamda ülkemizin iklim değişikliği konusunda resmi çekilmeye çalışılmıştır. Eksikleri-gedikleri olmakla birlikte ilk olması nedeniyle bir başarı hikayesi olarak kabul edilebilir. Zaten bu bir süreçtir ve önümüzdeki yıllarda bu bildirinin ikincisi ve üçüncüsü daha mükemmel bir şekilde hazırlanacaktır.

Yukarıda, ülkemizde iklim değişimi ile ilgili çalışmaların son dönemlerde yoğunlaştığını söylemiştik. Bu konuda, İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü olarak Devlet Meteoroloji İşleri (DMİ) ile işbirliği içerisinde (Birleşmiş Milletler Kalkınma Proğramı, TÜBİTAK ve DPT destekli) önemli projeler yürütmekteyiz. Bu projeler kapsamında bir taraftan iklimin geçmişte nasıl değiştiğini araştırırken diğer taraftan iklim modelleri kullanarak geleceğe yönelik iklim değişimi projeksiyonları konularında çalışmalar yapmaktayız. Konuyla ilişkisinden dolayı bu çalışmaların sonuçlarından burada kısaca bahsedilecektir. Şekil 1, dünya geneli (kırmızı çizgi) ve Türkiye (mavi kesikli çizgi) için 1855 yılından günümüze sıcaklıktaki değişimi göstermektedir (İngiltere’deki Hadley Merkezi tarafından üretilen bu verinin Türkiye için doğruluğunu göstermek amacıyla aynı grafikte DMİ’den 1941-2004 arası için elde edilen istasyon sıcaklık verisinin değişimide (mavi çizgi) aynı şekilde gösterilmiştir). Türkiye ile dünya geneli arasında oldukça önemli farkların olduğunu söyleyebiliriz. Dünya geneli için iki önemli ısınma döneminden bahsedilebilir: birincisi 1910’larda başlayıp 1940’a kadar devam eden ve ikincisi 1960’larda başlayıp halen devam etmekte olan dönemler. Türkiye için önemli sayılabilecek sadece 1990’dan sonraki ısınma dönemi gösterilebilir. Bu veriler, Türkiye’deki sıcaklık değişiminin dünyadaki ısınma trendine benzemediğini göstermektedir.  Bu önemli bir nokta, çünkü işin içinde bölgesel etkenlerin rol oynadığına işaret etmektedir. Bu bölgesel etkenler neler olabilir? Kesin bir cevap vermek mümkün değil ancak hızlı ve çarpık şehirleşme, arazi kullanımı/arazi örtüsündeki değişim ve atmosferin toz miktarındaki artış gibi çeşitli etkenler sayılabilir. Türkiye ortalama sıcaklıklarında 1990’lardan itibaren gerçekleşen hızlı artışta şehirleşmenin önemli etkisi olabilir. Şehirleşme, şehir ısı adalarına, yani şehirlerde çevrelerine göre daha sıcak alanların oluşmasına yol açmaktadır. Şehirlerde bulunan istasyonlardaki ölçümler, bölgesel yada küresel sıcaklıktaki artışın gerçek değerinden daha fazla hesaplanmasına sebep olmaktadır. Ülkemizde şehirleşmenin sıcaklık üzerindeki etkisine en iyi örnek İstanbul’daki Göztepe istasyonunun ölçümleri gösterilebilir. Göztepe istasyonunda ölçülen minimum sıcaklıkların kırsal kesimdeki (örneğin Bahçeköy ve Kumköy’deki) ölçümlerden olan farkının son 50 yılda 1-1.5oC arttığı belirlenmiştir. Bu artış tamamen şehirleşmeden kaynaklanmaktadır ve İstanbul il genelini yansıtmamaktadır. Öte yandan, atmosferdeki toz miktarında meydana gelen artışlar güneşten yeryüzeyine gelen enerjiyi azaltarak bölgesel ısınmayı yavaşlatan bir etkiye sahip olabilmektedir. Tozun küresel ısınma üzerindeki etkisi IPCC raporlarındada kabul edildiği gibi en az anlaşılan konulardan birisidir.

Şekil 1. 1855-2004 yılları arasında küresel (kırmızı çizgi) ve Türkiye (kesikli mavi çizgi) ortalama sıcaklıklarının referans iklim dönemi olarak kabul edilen 1961-1990 arası ortalama sıcaklığından olan farkları. Mavi kesiksiz çizgi Türkiye’deki 60 meteoroloji istasyonununda ölçülen yıllık sıcaklıkların aynı şekilde elde edilen değişimini göstermektedir. Değişimler beş yıllık hareketli ortalamalar şeklinde gösterilmektdir. Kaynak: Hadley Merkezi ve DMİ verisi kullanılarak enstitümüz doktora öğrencilerinden Ozan M. Göktürk tarafından hazırlanmıştır.

Devlet Meteoroloji İşleri’ne bağlı meteoroloji istasyonlarında 1951-2004 yılları arasında yapılan ölçümler incelendiğinde istatistiksel açıdan önemli sayılabilecek sıcaklık artışlarının daha çok yaz mevsiminde, yurdumuzun batı bölümünde gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır. Yapılan pek çok bilimsel çalışma Akdeniz ülkelerinde şehir ısı adası olayının en etkin olduğu mevsimin de yaz olduğunu göstermiştir. Bu nedenle son 55 yılda ülkemizin batı bölümünde yaz mevsiminde meydana gelen sıcaklık artışlarını vurgularken şehirleşmenin etkisini gözardı etmemek gerekir. Kış mevsimi için yapılan analizlerde yurdumuzun kuzey ve güney kıyılarındaki pek çok istasyonda soğuma eğilimi tespit edilmiştir. Bu soğumanın nedeni olarak atmosferin toz miktarında meydana gelen artış üzerinde durulmaktadır. Aynı döneme (1951-2004) ait yağış gözlemleri incelendiğinde kış mevsiminde Ege bölgesinde önemli sayılabilecek bir azalma ile sonbahar mevsiminde İç Anadolu bölgesinin kuzey kesimlerinde kaydadeğer bir artış olduğu gözlenmiştir. Sıcaklık ve yağış eğilimlerine yıllık bazda baktığımızda çoğu istasyonda önemli değişikliler gözlenmezken az sayıdaki istasyonda önemli sayılabilecek artış ve azalışlara rastlıyoruz, ancak bunlar bölgesel bir karakter arzetmemektedir.

Bu analizler sonucu ülkemiz iklimi için genel olarak konuşmak gerekirse henüz küresel ısınmayı yansıtacak bir noktaya gelinmediğini söylemek mümkündür. Ülkemizde son zamanlarda görülen bazı ekstrem hava olaylarının nedeni olarak küresel ısınmayı göstermek doğru bir yaklaşım değildir. Küresel ısınmanın ekstrem hava olaylarını çoğaltacağı yönünde görüşler mevcut olmakla birlikte henüz ekstrem hava olayları ile küresel ısınma arasında bir bağ kurulamamıştır. Devlet Meteoroloji İşleri’nin kayıtlarına göre ülkemizde ekstrem olaylar bazı periyotlarda çok, diğerlerinde ise daha az gözlenmiştir. Örneğin, 1940-2005 dönemini kapsayan kayıtlara (Şekil 2) bakıldığında 1960’lı yıllar, 1980’li yılların başı ve 2000’li yıllar ekstrem olaylar açısından öne çıkmaktadır. En fazla ekstrem olayın meydana geldiği 1963 yılı ile 2005 yılında yaklaşık aynı sayıda olay meydana gelmiştir. Bu rakamlar, ekstrem doğa olaylarının en azından şimdilik küresel ısınmadan ziyade iklimin değişebilirliği ile alakalı olduğunu göstermektedir.

Şekil 2. Türkiye’de 1940-2005 yılları arasında meydana gelen ekstrem olayların yıllık değişimi. Kaynak: Devlet Meteoroloji İşleri.

Araştırmalarımızda geçmişe yönelik iklim değişimi çalışmaları yanında iklim modelleri kullanılarak geleceğe yönelik iklim projeksiyonları da yapmaktayız. Bu projeksiyonlarda değişik senaryolar kullanılmaktadır. Maalesef, geleceğe dair kamuoyuna sunulan öngörülerde hangi senaryonun kullanıldığından pek bahsedilmediği gibi genel olarakta en kötümser senaryo sonuçları ön plana çıkarılmaktadır. Gerçek olan şu ki, tahminin değeri ancak hangi senaryoya göre yapıldığının bilinmesiyle anlaşılabilir. Geleceğe yönelik iklim projeksiyonlarında kullanılan senaryolar, IPCC tarafından 2000 yılında hazırlanmıştır. Bu senaryolarda, gelecek için sera gazı emisyonları hesaplanırken, değişik demografik gelişme, sosyo-ekonomik gelişme ve teknolojik değişme projeksiyonları kullanılmıştır. Bu senaryoların en çok kullanılanlarından birisi olan A2, bugünküne benzer heterojen bir dünyada kendi kendine yeterlilik ve yerel kimliklerin korunumu temasının işlendiği, nüfusun yüksek bir artış hızına sahip olduğu, ekonomik gelişmenin bölgesel karakterinin (zengin ve fakir ülkeler arasındaki eşitsizliğin) devam ettiği ve küresel ısınma ve çevresel değişim konularında mücadele için herhangi bir özel tedbirin alınmadığı bir hikaye üzerine kurulmuştur. Yine, B2 olarak bilinen ve çok kullanılan bir diğer senaryo ise ekonomik, sosyal ve çevresel sürdürülebilirlikte yerel çözümlerin vurgulandığı, nüfusun makul oranda arttığı, ekonomik gelişmenin orta seviyede olduğu, teknolojik değişimin çok hızlı olmamakla beraber daha yaygın olduğu bir dünya üzerine kurgulanmıştır. A1 ve B1’de ise A2 ve B2’de vurgulanan bölgeselliğin aksine küreselleşme ön plana çıkarılmıştır. Bu 4 ana senaryo da kendi içlerinde farklı senaryolara ayrıştırılarak 40 kadar senaryo üretilmiştir.

Geleceğe yönelik iklim projeksiyonları, bu senaryoların küresel iklim modellerine entegre edilmesi ile gerçekleştirilen simülasyonlar sayesinde elde edilmektedir. Ülkemiz için A2 ve B2 senaryolarına göre gerçekleştirilen simülasyonlar mevcuttur. Bu simülasyonlardan A2 ile yapılanlara baktığımızda 2070-2100 yıllarını kapsayan dönem için Türkiye’de sıcaklıkların 2 ile 6 derece arasında yükseleceği, en küçük artışın kış mevsiminde ve en yüksek artışın yaz mevsiminde olacağını görebiliriz. Bu durumun Avrupa için de hemen hemen benzer olduğunu söyleyebiliriz. Yağışlardaki değişim ise oldukça farklıdır. Kış ve ilkbahar mevsiminde Akdeniz ve Ege kıyılarında azalma Karadeniz kıyılarında ise artış tahmin edilmektedir. Akdeniz’e kıyısı olan Avrupa ülkeleride benzer şekilde yağış azlığına maruz kalacaklardır. Yaz mevsiminde önemli bir değişim olmamakla birlikte sonbahar’da bütün ülke çapında yağış artışı olacağı öngörülmektedir. B2 senaryosu ile yapılan simülasyonlar A2 ile karşılaştırıldığında yine benzer değişimler öngörülmekte ancak bu değişimlerin daha küçük oranlarda gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.

Bunlara benzer sonuçlar Avrupa ülkeleri için yapılan simülasyonlarda da elde edilmiştir. Bu sonuçların değerlendirilmesi ile küresel ısınmanın zengin kuzey ülkelerini ılıman hale getirerek buralardan Akdeniz ülkelerine olan turist akımını azaltacağı yorumları yapılmaktadır. Ülkemiz için de benzer yorumlar yapılabilir. Bazı uzmanlar sıcaklık artışının turizm sezonunu uzatacağını ve bu yönünün avantaj olacağını belirtseler de, su sıkıntısı dolayısıyla bu avantajın kaybolacağı söylenebilir. Bu senaryolara göre Karadeniz kıyılarının hem sıcaklıktaki hem de yağıştaki artış dolayısıyla turizm açısından oldukça cazip hale gelebileceğini söylemek mümkündür.

Burada bir noktayı vurgulamakta fayda vardır. Geleceğe yönelik projeksiyonlar iklim modelleri ile yapılmaktadır. Oldukça karmaşık olan bu modellerin iklimi simüle etmede belli bir performansa sahip oldukları bilinmektedir. Ancak bu performansın 100 yıl sonrası için yapılan simülasyonlarda ne kadar yeterli olduğu bilinmemektedir. Bu nedenle Türkiye’nin gelecekteki iklimine yönelik yukarıda söylenenlere ihtiyatla yaklaşılmalıdır.

1980’li yılların sonlarında Amerika Birleşik Devletleri’in Arizona eyaletinde Biyosfer-2 (birinci biyosfer dünyamız) olarak adlandırılan bir yapı inşa edildi. Bu yapı küçük ölçekli bir dünya olarak tasarlanmıştı. Ay’a yada Mars’a kurulacak bir koloninin prototipi olması ümit edilmişti. İçerisine dünyadakilere benzer yağmur ormanları, çöl, okyanus, bataklık gibi alanlar yapılmıştı. İnsanların günlük hayatlarını sürdürebilecekleri mekanlar ve yiyeceklerini üretebilecekleri ziraat alanları eklenmişti. İnşa edildiği zaman dünyanın en akıllı, en iyi gözlenen ve kontrol edilen binası olarak anılıyordu. Bu yapıya 1990’ların başlarında deney amacıyla bazıları iki yıla varan süreler için insanlar yerleştirildi. Maksat, bir şekliyle dünyayı taklit eden ancak dışarıyla bağlantısı kesilmiş kapalı bir ortamda bu insanların hangi zorluklarla karşılaşacaklarını test etmekti. Tabii, sayısız problemle karşılaşıldı. Oksijen seviyesinin sürekli düşmesi, karbondioksit seviyesinin çok yüksek olması, sıcaklığın atmosferdekinin tersine yükseklikle artması, insanların yeterince beslenenememeleri bu problemlerden sadece bir kaçıydı. Neticede, en az 200 milyon dolara mal olduğu hesaplanan bu deneyden pek çok şey öğrenildi. Ama, herhalde en önemlisi dünyayı taklit etmenin (modellemenin) hiçde kolay olmadığı ve dünyamızın bir tane olarak kalmaya devam edeceği gerçeğiydi. Tabi, eğer ona yeterince sahip çıkarsak.

Yazarlar: Mehmet KaracaÖmer Lütfi Şen

* Bu yazı 2007’de Türk Harb-İş Dergisi’nin  226. sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s